Bazı rüyalar vardır, içinize çöken o gerçeği fark etmenizi sağlayan. Günlük hayatta yüksek sesle dile getiremediğiniz, hatta kendinize bile itiraf etmekte zorlandığınız duygular, gece uykuda bir gemiye, bir yolculuğa, bir vedaya dönüşür. Bu yazı, anne olmaya hazırlanırken gördüğüm bir rüyanın içinden, annelikle ilgili bastırılmış çelişkileri, korkuları ve toplumun “doğal” sandığı ama kadının omzuna yüklenen görünmez sorumlulukları okumaya dair…

Önce Rüyamı Anlatayım
Rüyamda eşim ve ailemle birlikte bir gemi turuna çıkıyorduk. Yolculuk boyunca herkesin keyfi yerindeydi. Gemi İstanbul’a vardığında, ben eşyalarımın bir kısmını alarak gemiden indim. Eşim, annem ve babam gemide kalmaya devam etti. Onların tatili sürecekti ama benim “gerçek hayata” dönmem gerekiyordu.
Sonra gemide bıraktığım eşyalarımı almak üzere geri döndüm. Ama gemi tam ben yeniden inecekken hareket etti. Bu defa eşyalarımın bir kısmı karada, bir kısmı gemide kaldı. Görevlilere ne zaman yeniden İstanbul’a döneceğimizi sorduğumda, “İki – üç yıl boyunca bu durağa tekrar uğramaz” cevabını aldım.
Yanımda yalnızca telefonum ve pasaportum vardı. Telefonumun şarjı bitecek diye panikliyordum. Dönememekten, yolda kalmaktan korkuyordum. Uyandığımda hissettiğim şey ise derin bir rahatlamaydı: Neyse ki rüyaydı.

Rüyamın Analizi: Gemiden Neden İndim?
Bence bu rüyada gemi, hayatın akışını temsil ediyor. Kontrolün tamamen bende olmadığı ama içinde güvende hissettiğim bir düzeni. Tatil olması ise bu hayatın “kriz hali” değil, alışıldık ve konforlu hali olduğunu söylüyor.
Rüyanın kırılma noktası ise gemiden yalnızca kadının inmesi. Bu bir tesadüf değil. Hamilelikte ve özellikle anneliğin ilk yıllarında, çiftler eş zamanlı ama eşit olmayan bir dönüşümden geçiyor. Baba da değişiyor ama bedeninden, uykusundan, zamanından ve kimliğinden en çok feragat eden kişi anne oluyor.
Rüyada herkes gemide kalırken kadının inmesi şunu söylüyor:
“Hayat herkes için akmaya devam ediyor, ama ben başka bir yere çağrılıyorum.”
“Sadece Eşyalarımı Alacaktım” Yanılsaması
Rüyamda sadece eşyalarımı almak için gemiye geri binmem şunu ifade ediyor olabilir: “Anne olacağım ama eski hayatımdan tamamen kopmak istemiyorum” ya da “Bir süreliğine ara versem de geri döneceğim”. Fakat rüya burada acımasızdır ve gemi hareket eder. Sanki hayat beni umursamadan, beklemeden akmaya devam edecekmiş gibi… Veya gemiye yeniden binmek istediğim için cezalandırılıyormuşum gibi.

“Bu Gemi İki – Üç Yıl Geri Dönmez” Gerçeği
Rüyada söylenen “iki–üç yıl” ifadesi tesadüf değil. Bu süre, bir çocuğun annesine en bağımlı olduğu, annenin ise kendi ihtiyaçlarını en çok ertelediği dönem. Bu “Bir daha asla eski hayatına dönemezsin” demek değilse de bir süre hayatın eskisi gibi olamayacağı anlamına geliyor.
Toplum anneliği kutsallaştırırken bu gerçeği nadiren konuşuyor. Oysa pek çok kadın, tam da bu yüzden suçluluk hissediyor: Hem çocuğunu seviyor, hem de geride bıraktığı hayatın yasını tutuyor.
Telefon, Pasaport ve Şarj Korkusu
Rüyada benimle kalan iki şey vardı: Bence pasaport kimliğimi, telefon ise enerjimi temsil ediyordu. Yani rüyamda benliğimi kaybetmekten değil, enerjimin tükenmesinden korkuyordum. Telefonun şarjı, uykusuzlukla, yalnızlıkla, sürekli “yetme” haliyle azalacak olan içsel gücümü ifade ediyordu.
Bu Sadece Annenin Sorumluluğu Değil
Burada durup önemli bir noktayı fark etmek gerekiyor: Annelik biyolojik olabilir fakat bakım emeği toplumsaldır. Bir bebeğin ilk yıllarında uykusuz kalınacaksa, bu yalnızca annenin uykusuzluğu olmamalı. Hayat yavaşlayacaksa, bu yalnızca kadının kariyerinde ve sosyal hayatında olmamalı. Enerji tükenecekse, bunu telafi edecek bir destek sistemi olmalı. Eş, aile, arkadaşlar ve hatta işveren… Herkes bu sürecin bir parçası.

Toplum anneliği romantize etmeyi seviyor, fedakarlığı alkışlıyor. “Bu annenin sorumluluğudur” cümlesini normalleştiriyor. Ama neden gemiden inen kadın oluyor?
Artık anneliği kutsallaştırmak yerine, yükü paylaşmayı konuşmamız gerekiyor. Belki “güçlü anne” anlatısını değil, “desteklenen anne” gerçeğini görünür kılmalıyız.

Yorum bırakın