Son zamanlarda eski uygarlıklar üzerine çok düşünüyorum. Belki de yaşadığımız dünyayı anlamaya çalışırken geçmişe dönme ihtiyacı hissediyorum. İnsanlığın nasıl bu noktaya geldiğini, doğadan neler aldığını ve bu yolculuk sırasında neleri kaybettiğini merak ediyorum. Bu merak beni sonunda Eski Mısır’a, onların dengeyi ve uyumu temsil eden Ma’at anlayışına götürdü.

İnsan Gelişimini Doğaya Borçlu
Son zamanlarda eski uygarlıkları okurken dönüp dönüp aynı düşünceye geliyorum. İnsanlık tarihine yalnızca bir ilerleme hikayesi olarak bakmak artık bana eksik geliyor. Çünkü bugün sahip olduğumuz her şeyin temelinde doğadan aldıklarımız var. Ateşi yakmak için odun kullandık. İlk aletlerimizi taşlardan yaptık. Toprağı ekip biçmeyi öğrendik. Nehirlerin kıyısına yerleştik. Hayvanları evcilleştirdik.
Bugün hayranlıkla baktığımız şehirler, medeniyetler, bilim, sanat ve felsefe; hepsi doğanın sunduğu imkanlar sayesinde filizlendi.
Belki de insanlık tarihini anlatırken daha sık hatırlamamız gereken şey budur: Biz doğadan bağımsız yükselmedik. Tam tersine, onun omuzlarında yükseldik.
Hayvanların Evcilleştirilmesi ve Uygarlığın Doğuşu
Özellikle hayvanların evcilleştirilmesi insanlık tarihinin en büyük dönüm noktalarından biriydi. Bir zamanlar avladığımız hayvanları yanımızda tutmaya başladık. Onların gücüyle toprağı sürdük, yük taşıdık, uzak mesafeleri aştık. Tarım büyüdü, yerleşik yaşam güçlendi, nüfus arttı. Köyler şehirlere, şehirler uygarlıklara dönüştü. Bir öküzün çektiği saban yalnızca bir tarım aracı değildi, ilk medeniyetlerin temel taşlarından biriydi.
Bugün okuduğumuz kitaplar, kurduğumuz devletler, geliştirdiğimiz teknolojiler ve hatta bu satırları yazabiliyor olmamız bile bir bakıma doğanın sundukları üzerine kurulu. Bunu inkar etmek mümkün değil. Fakat insanlık tarihine baktığımda aklıma başka bir soru geliyor:
Doğadan aldıklarımız arttıkça ona duyduğumuz saygı da arttı mı?

Doğadan Aldıklarımız, Kaybettiklerimiz
Aldıklarımızı saymak kolay. Güvenli gıda üretimini aldık. Yerleşik yaşam aldık. Yazıyı aldık. Bilimi aldık. Tıbbı aldık. Sanatı aldık. Konforu aldık. Ama bütün bunların yanında bazı şeyleri de kaybettik. Belki ilk olarak doğayla kurduğumuz yakın bağı kaybettik.
Atalarımız gökyüzünü okumayı biliyordu. Mevsimlerin ritmine göre yaşıyor, toprağın dilini anlıyorlardı. Bugün ise çoğumuz günlerimizi betonların arasında geçiriyor, yağmurun kokusunu fark etmeden eve giriyoruz.
Sonra başka şeyler kaybettik. Yavaşlığı kaybettik. Yeterlilik duygusunu kaybettik. Kendimizi doğanın bir parçası olarak görme hissini kaybettik. Ve belki de en önemlisi, hayvanlarla olan ilişkimizi kaybettik. Bir zamanlar aynı yaşam döngüsünü paylaştığımız canlılar zamanla üretim rakamlarına dönüştü. İnek süt miktarıyla, tavuk yumurta verimiyle, arı bal üretimiyle, orman ise kereste değerleriyle ölçülmeye başlandı.
Canlıların kendileri görünmez olurken, bize sağladıkları fayda görünür hale geldi. Bunun sonuçlarını bugün dünyanın dört bir yanında görmek mümkün.
Bir zamanlar yeryüzünde yaşayan bazı türler artık yalnızca çizimlerde, müzelerde ve kitaplarda varlığını sürdürüyor. İnsan faaliyetleri nedeniyle yok olan canlılar, kesilen ormanlar, kurutulan sulak alanlar ve yönü değiştirilen nehirler; uygarlığın çoğu zaman konuşulmayan bedelleri arasında yer alıyor.
Bu noktada amacım insanlığın bütün başarılarını reddetmek değil. Tam tersine. İnsanlığın ulaştığı noktaya belli ölçüde hayranlık duyuyorum. Ancak merak ettiğim bir nokta da var.

Gelişirken Ekolojik Dengeyi Koruyabildik mi?
Belki de son yıllarda bu soruyu en çarpıcı biçimde hissettiğimiz dönemlerden biri pandemi oldu.
İnsanlar evlerine çekildiğinde şehirlerin sesi değişti. Hava kirliliğinin azaldığına dair veriler yayımlandı. Uzun zamandır görülmeyen bazı hayvanların kentlerde ortaya çıktığına dair haberler dolaştı. Kanalların ve kıyıların daha berrak göründüğü konuşuldu. Bu değişim kalıcı olmadı elbette. Ama kısa bir süreliğine de olsa doğa bize ilginç bir şeyi hatırlattı: Biz durduğumuzda yaşam devam ediyordu.
Belki de mesele doğanın bizsiz var olup olamayacağı değildi. Mesele, bizim doğayla uyum içinde yaşamayı ne kadar hatırladığımızdı.
Eski Mısır’da Ma’at: Denge ve Uyum Felsefesi
İşte bu soruların peşinden giderken kendimi sık sık Nil kıyılarında buluyorum. Çünkü insanlık tarihindeki birçok uygarlık güçten, fetihlerden ve zenginlikten söz ederken Eski Mısırlılar beni bambaşka bir düşünceyle etkiliyor:
Denge.
Onların bu dengeye verdiği isim Ma’at‘tı. Ma’at yanlızca bir tanrıça değildi. O, evrenin doğru işleyişiydi. Adaletti. Dürüstlüktü. Uyumdu. İnsan ile insan arasındaki ilişkiydi. İnsan ile doğa arasındaki ilişkiydi.
Eski Mısırlılar için insan, evrenin efendisi değildi. O büyük düzenin yalnızca bir parçasıydı. Belki de beni en çok etkileyen şey bu. Çünkü binlerce yıl önce yaşamış bir uygarlık, bugün hala cevap aradığımız bir soruyu sormuş gibi:
İnsan nasıl yaşamalı ki dünya dengede kalsın?

Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Ma’at’ın Mesajı
Belki de bu yüzden onların huzur anlayışını seviyorum. Çünkü huzuru dışarıdaki zenginlikte, güçte ya da sahip olunan şeylerde aramıyorlardı. Kalbin Ma’at ile uyumlu olmasında arıyorlardı. İnsanın kendi içindeki dengeyi bulmasında.
Aradan binlerce yıl geçti. Nil hala akıyor. İnsanlık ise hiç olmadığı kadar güçlü. Daha hızlıyız. Daha kalabalığız. Daha fazla üretiyoruz. Daha fazla tüketiyoruz. Ama bazen düşünüyorum: Doğadan aldıklarımız karşılığında ona ne verdik? Hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi neye dönüştürdük?
İnsanlığın en büyük başarısı doğayı değiştirebilmesi olabilir. Ama en büyük sınavı, değiştirebildiği şeylerle uyum içinde yaşamayı öğrenebilmesidir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla almak değil. Belki ihtiyacımız olan şey, insanlığın bütün gelişimini borçlu olduğu doğayı yeniden hatırlamak. Ve binlerce yıl öncesinden gelen o eski fikri yeniden duymak:
Denge olmadan hiçbir şey uzun süre var olamaz.
Belki de Ma’at’ın bize fısıldadığı şey tam olarak budur. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar güçlü olursa olsun, sonunda yine aynı gerçeğe döner:
Bu dünyanın sahibi değiliz. Yalnızca onun bir parçasıyız.

Yorum bırakın