Yazarınız sizi Beyoğlu’nda dolu dolu bir gün geçirmeye davet ediyor; birbirine çok yakın konumdaki iki harika sergiyi görmeye, birinden diğerine geçmeden yol üstü ufak bir mola önerisiyle tarih ve sanat yolculuğu yapıp çok keyifli bir gün geçirmeye bu davet. Üstelik sergileri gezmek ve 19. yüzyıl mimarisine hayranlık duyarak sokakları arşınlamak bedava!

İlk Durak: Meşher’de “Hikaye İstanbul’da Geçiyor” Sergisi
İlk durağımız, Beyoğlu’nun tam kalbinde yer alan, Vehbi Koç Vakfı (VKV) kuruluşu olarak 2019 Eylül’ünde açılan sergi alanı Meşher’deki “Hikâye İstanbul’da Geçiyor” sergisi.
16. yüzyıldan günümüze Batı edebiyatında İstanbul’un nasıl hayal edildiğini, yazıldığını, kimi zaman büyülü kimi zaman eksik bir gözle nasıl temsil edildiğini anlatan eserlerin derlendiği bu sergi, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan seçilmiş kitaplar, gravürler, film afişleri ve nadir baskılarla hem edebiyatın hem görsel kültürün iç içe geçtiği bir İstanbul panoraması sunuyor.
Küratörler Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin, Batı’nın Doğu’ya bakışını yalnızca eleştirmekle kalmayıp, bu bakışın ardındaki merak, hayranlık ve bazen kibri de incelikle sergiliyor.
Seçkide ise neler var neler! Cam vitrinler altında sıralanmış bu eserler, fantastik öykülerden grafik romanlara, bilimkurgu metinlerinden casusluk hikâyelerine uzanan geniş bir yelpazede, Batı edebiyatının hayal gücünde şekillenen İstanbul tasvirlerini mercek altına alıyor.

Burada Ömer Koç Koleksiyonu’ndan yaklaşık üç yüz eser bulunuyor. Bu koleksiyon; yazarların elyazmaları, ilk baskılar, imzalı nüshalar ve ithaflı kitaplarla birlikte, farklı dönemlerden gravürler, illüstrasyonlar, nota defterleri, film afişleri ve çeviri baskılarla zenginleşiyor.
Batı’nın Hayallerindeki Şehir İstanbul
Bu büyüleyici seçki arasında dolaşırken bir yandan İstanbul’un yüzyıllar boyunca Batı anlatılarında nasıl bir sahneye, bazen bir gizem perdesine, bazen bir düş şehrine dönüştüğünü izleyip; diğer yandan bu şehrin insanlarıyla, tarihsel olaylarıyla ve çok katmanlı kültürüyle edebiyata ve diğer sanat dallarına nasıl ilham verdiğine tanıklık ediyoruz. Hayal gücümüzü şenlendirmek serbest!
Bu rengarenk sergiden birkaç ilginç eserden bu yazıda bahsedip ilginizi cezbetmeye çalışacağım, kalanı için dümeninizi kıvırma işini ise size bırakacağım.
Jules Verne’in az bilinen hikayesi Kéraban le Têtu’nun ilk kopyası ve alıntıları girer girmez beni şaşırtarak karşılayan eserlerden oldu. Bu eser Osmanlı topraklarında geçen bir macera öyküsüymüş; Karadeniz sahillerinden Balkanlara uzanan bir yolculuğu anlatmaktaymış. Hatta kitaptaki kahramanlardan birinin İstanbul’a geldiğinde hayretine hakim olamayıp burayı Londra’ya benzettiği kısım sergide özellikle alıntılanmış!

Sergideki nadide parçalardan biri, 1878 tarihli “The Eastern Question” adlı baskılı mendil. Üzerinde dönemin liderlerinin portreleri yer alıyor: Rus Prens Gorçakov, Avusturya-Macaristan’dan Kont Andrassy, Osmanlı hariciyesi Safvet Paşa, Almanya Şansölyesi Bismarck. Mendil çaprazdan katlandığında, bu dört yüz birleşip İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli’nin suretini oluşturuyor. Tıpkı dönemin “Doğu Sorunu”nun, aslında Batı’nın çıkar oyunlarının birleşiminden doğması ve İngiltere öncülüğünde örgütlenen bir fikir olması gibi.

Biraz daha ilerlediğimizde karşımıza Fransız Aydınlanması’nın öncü düşünür ve yazarlarından Voltaire’in Candide ya da İyimserlik isimli eseri çıkıyor! Bu eserde yazar dogma ve kaderciliği tenkit etme maksadıyla kahramanı Candide’i türlü olaylara bulaştırmış ancak kahramanımız bireysel çaba ve çalışkanlığın önemini kavradığı aydınlanma eşiğini İstanbul’da bir Türk köylüsünden işittiği nasihatlerle aşmış! İnsan emeğini, aklı ve umudu merkeze alan bu cümle, İstanbul’u bir bilgelik durağına dönüştürmüş diyebilirim.
Sergide başka kimlere rastlayacağım diye merak içinde ilerlerken yüzyıllar atlıyoruz ve karşıma Virginia Woolf’un Orlando’su çıkıyor. Ama o ne kitap, ne bağlam! Woolf’un ana kahramanı Orlando, 16. yy’da bir erkek bir İngiliz aristokrat olarak anlatıya başlasa da, yüzyıllar boyu yaşayıp farklı çağlarda erkek cinsi olarak deneyimler edinir. Ta ki İstanbul’a elçi olarak gönderildiği 17. yy’da kadın olarak uyanana kadar! Orlando ömrünün kalanını kadın olarak geçirip kadınların toplumdaki sınırlanışları ve yok sayılmaları ile yüzleşir.
Nefis bir feminist anlatı olan bu kitapta yazarın dönüşümin yaşandığı yer olarak İstanbul’u seçmesi, buranın Batı düşüncesinde egzotik, mistik, Batı aklının sınırlarının eridiği irrasyonel ve akışkan bir coğrafya olarak algılanmasından ileri geliyor olabilir diye yorumlanmış. Bu ilginç kitabın Mubi’de seyredebileceğiniz Tilda Swinton’lı 1992 yapımı bir filmi bile varmış!

Gerçekle Düş Arasında, Virginia Woolf’tan Pierre Loti’ye Beklenmedik Bir İstanbul Atlası
Bu ilginç sergide görmeyi hiç beklemediğim o isim olan Tilda Swinton, üstelik ikinci kez İstanbul’da geçen başka bir mistik macera filminde karşımıza çıkıyor. 90’lı yıllarda A. S. Byatt isimli yazar Türkçe’ye Bülbülün Gözündeki Cin olarak çevrilen öyküsünde, Kapalıçarşı’da eski bir “çeşm-i bülbül” şişe alıp içinden cin çıkmasıyla kendini gizemli olayların ortasında bulan İngiliz kadının hikâyesini anlatmış. Bir kez daha büyülü olanla gündelik olanın İstanbul’da yan yana gelmiş.
Bu hikâyeden yola çıkan Mad Max’in yönetmeni George Miller, 2022’de Three Thousand Years of Longing filmini çekmiş; başrollerde Tilda Swinton ve Idris Elba’ya Türkiye’den Erdil Yaşaroğlu eşlik etmiş. Sırf böyle bir kadroyu keşfetmek bile sergide başlı başına yeterince ilginç bir anı!

Burada keşfedecekleriniz anlatmakla bitmez, zaten bunun hazır yapılmışı 368 sayfalık bir yayın olarak Meşher’de bulunuyor. Bu satırlarda yer alamayan daha neler neler var, varın siz düşünün! James Bond’dan Pierre Loti’ye, Birinci Dünya Savaşı illüstrasyonlarından işgal yıllarında İstanbul’da sivil hayat temsillerine kadar burada yok yok!
Bu şehir ki, yüzyıllar boyunca Batılı yazarların gözünde yalnızca bir fon değil, kendi hikâyeleriyle yaşayan, dönüştüren, büyüleyen bir karakter olmuş. Sergi, yalnızca bu klasiklere değil, aynı zamanda onları gölgeleyen oryantalist temsillere de ayna tutmuş.
Pek çoğu bu oryantal bakışın doğası gereği Batı’nın Doğu’yu tek tipleştiren bakışını ironik biçimde yansıtmış. Ama ne olursa olsun bu şehir hayal ve hislerde hep canlı, hep büyüleyici kalmış. Siz de 16 Ocak’a kadar bu sergiyi gezip düşüncelere ve hayallere dalacağınız saatler geçirebilirsiniz!
İki Sergi Arası Yarım Asır Hatırlı Kahve Molası: Mandabatmaz
Türlü düşüncelerle bu sergiden çıkıp bir diğerine devam etmeden önce kendi mini zaman yolcuğumuzu yapıp yarım asırdır bir sokak arasından yayılan mis gibi kahve kokusuyla karşı koyması imkansız olan Mandabatmaz’da soluklanıyoruz. Burada taze çekilip özel bir teknikle pişirilen Türk kahvesi de başlı başına yüz yıllara kafa tutan bir gastro eser!

İstanbul’un Payına Düşen İlk Art Nouveau Eser: Casa Botter
Yeterince dinlenince neredeyse birkaç adım atarak kendimizi sonraki sergi durağımız olan Botter Apartmanı’na atıyoruz! Burası 1900’lerde, Padişah II. Abdülhamid tarafından sarayın resmi terzisi ve modacısı olan Hollanda uyruklu Jean Botter için dönemin ünlü mimarı Raimondo D’Aronco tarafından yaptırılmış.
Avrupa’da örneklerine sıkça rastlanan, hem konut hem iş yeri olarak tasarlanmış bu yapı, İstanbul’da bu tipin ilk örneği olarak mimarlık tarihinde özel bir yere sahip. Aynı zamanda şehirde inşa edilen ilk Art Nouveau tarzı bina olma özelliğiyle döneminin estetik anlayışını temsil ediyor. Türkiye’de çelik konstrüksiyon tekniğiyle yapılan ilk apartman olarak dikkat çeken bu yapı, ayrıca Pera Palas Oteli’nden sonra asansör kullanılan ikinci bina olmasıyla da teknolojik açıdan öncü sayılıyor.
İlklerini sayamadığım bu yapı, 2020’lere kadar metruk bir haldeyken İBB Miras tarafından restore edilmiş olup şehrimizin kültür envanterine yeniden bir değer olarak kazandırılmış!

Casa Botter çatısı altında gösterim merkezi, İBB Miras bünyesinde kurulan İBB Belgesel Film Arşiv Merkezi, konferans salonu, tasarım atölyeleri ve sanatçı ofisleri gibi farklı etkinlik alanları da yer alıyor!
Burhan Uygur’un Şiir Bezeli Resim Dünyası
Bugün bizim rotamızda ise bu güzel mi güzel yapının giriş katındaki Burhan Uygur sergisi var. Üstelik 20 Mayıs’a kadar bu güzel binada sanatçının şiirsel evrenini keşfedebilirsiniz!
Uygur 70’li yıllardan kendisini kaybettiğimiz 1992 yılına değin sanat dünyamıza bohem, lirik ve şahsına münhasır fırça darbeleriyle renk atmış, sıradışı bir sanatçı! Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde dersler alan, daha sonra Avrupa’ya giderek resim pratiğini ve ilhamını genişleten sanatçının, hayatın her anını resmi için bir ilhama dönüştürdüğü resim pratiğine kapsamlı bir bakış sunan serginin küratörleri ise Levent Çalıkoğlu ve İrem Büşra Coşkun.

Burhan Uygur resmi diyince bendeki ilk yansıma, şiirden ve edebiyattan etkilenmiş bir sanatçı olması. Sanatın bu lirik dallarından ilhamla, hatta doğrudan onlara dair yaptığı onlarca resim gelir aklıma. Çocuksu ve sevgi dolu dünya bakışıyla fantastik, figüratif ve lekeci eserleriyle sanat tarihimizde onlarca özgün eser bırakmış sevgili Uygur!
Sevdiği her şeyden ilham aldığını kendisi de röportajlarda paylaşmış; bir çiçekten, bir insandan, bir bardaktan bile cezbolduğunu anlatmış. Resimlerindeki çeşitli ve rengarenk dünyada bu gündelik anların cazibesini bizlere de aktarmış. Bu sergide de pek çok örnekte bu etkiyi anlamak mümkün.

Hafif fırça kullanımıyla, elleri veya parmaklarıyla oluşturduğu lekeleri zamanla simgesel ögelere dönüşen Uygur’un resmindeki boya katmanları, bazen hüzünlü bazen neşeli duyguları izleyene aktarmayı başararak bize insan ruhunun derinliklerini aralamış. Bu sayede sanatçının eserleri sadece görsel bir deneyim sunmakla kalmayıp, duygusal bir yolculuk bileti haline de gelmiş!
Bu güzel sergiyi de gezip modern Türk resminin romantik ve yaratıcı fırçalarından Burhan Uygur’un rengarenk işlerini de keşfettikten sonra, bu keyifli ve sanat dolu Beyoğlu rotamızı noktalıyoruz. Başka rotalar için takipte kalın, esenlikle!

Yorum bırakın